4 Mart 2017 Cumartesi

Gülsin Onay - Fazıl Say Savaşları...

Değerli sanatseverler,

Bu yazım, halkımız için önem teşkil eden iki sanatçının sanatsever insanlarımızın zihinlerini fazlasıyla meşgul eden üzücü tartışması ile ilgili olacak.

Ülkemizdeki müzik eleştirisinin indiği düşük seviyeyi vurgulamak amacıyla çıktığım bu bilgi yolculuğunda, kişilerin müzik dışı görüşlerini tartışmak veya eleştirmek gibi bir amaca asla yer vermemem gerekir. Ancak son günlerde -hatta son yıllarda demeliyim- sosyal medyanın etkin kullanımının da etkisiyle öyle üzücü, öyle gereksiz, öyle amaçsız tartışmalara ve kavgalara şahit olmaktayız ki…

Böyle bir yazı yazarak amacımdan saptığımı düşünebilirsiniz.

Korkmayınız.

Beni yolumdan ve amacımdan saptırmak, siz değerli sanatseverler alnında aydınlanmanın parlak ışığını hissettiği sürece mümkün değildir.

Bu yazıyı yazma amacım, sadece duyduğum derin rahatsızlık ve endişedir.

Tüm sosyal medyada, sanat mecralarında ve konser kulislerinde günlerdir konuşulan tek bir konu var: Gülsin Onay - Fazıl Say Savaşı…

İki sanatçının en önemli ortak özelliği, sosyal medyayı yoğun şekilde kullanıyor olmaları. Tepkilerini, duygu ve düşüncelerini bu mecradan duyurmak konusunda oldukça etkinler.

Haliyle bir takım iş kazaları da olmuyor değil. Yanlış anlaşılmalar, amacından sapan tartışmalar, hakarete varan üstünlük savaşları… Bu mücadelelerin ortak özelliği ise kesinlikle öğretici, yol gösterici ve aydınlatıcı bir sonuç çıkmıyor oluşu. Zaten bu zihniyetle çıkmasına imkân da yok.

Bakınız; bu ülke, en büyük derdi çöp ithal edememek olan bir huzur memleketi veya bütçesi yüksek meblağda ‘artı’ verince paranın nereye harcanacağı konusunda senatörlerin kavgaya tutuştuğu bir refah ülkesi değil. Ne acıdır ki, ülkemiz ile ilgili insanlık ve değer yargıları konusunda sürekli eksiye düşen bir bütçe ve insanların zihinlerine enjekte edilen yoğun bir çöp ihracından bahsedebiliriz.

Halkın “öncü” olarak nitelediği sanatçıların bu sürtüşmeleri, aydınlık bir geleceğe inanmış sanatsever insanlarımızı ciddi anlamda üzüyor. Halk için örnek teşkil edip birleştirici unsur olacağı yerde birbiriyle sürtüşmeyi seçen sanatçıların çöp ihracını artırıp bütçeye fazladan bir eksi eklemekten başka hiçbir fayda sağlamadıkları da maalesef ortada. Hali hazırda her konuda bölünmüş olan insanlarımızın bir Gülsin-Fazıl diye bölünmediği kalmıştı, maalesef o da oldu.

Buradaki mesele sanatçıların emekleri ve çalışmaları değil, takındıkları tavırdır. Çünkü konumuz müzik ile alakalı değil. Bir ay içerisinde sekiz konsere çıkabilirsiniz, on yıl içerisinde üç yüzden fazla resital vermiş olabilirsiniz, onlarca çalıştay düzenlemiş, yüzlerce festival konserinde yer almış olabilirsiniz, ödüllerinizin ve aldığınız onur madalyalarının sayısını unutmuş bile olabilirsiniz… Geçiniz.

Bu ülkenin insanlarının şu an ihtiyacı olan şey ne yalnızlığın kederi ne de Chopin’in papatya notaları’dır. Tek ihtiyacımız vardır: uzlaşı, sağduyu ve saygı. Büyük bir uzlaşının ateşini de sadece ve sadece aydınlanmanın öncüsü olan sanatçılar yakabilir.
Amacım kimseyi suçlamak veya tartışmayı alevlendirmek değil. Bu konuda hevesi olan bir takım palyaço yamağı kişiler, yazıyı burada bırakıp aymaz hayatlarına devam edebilirler.

Fazıl Say’ın dili sivri, kalemi de keskindir. Tepkilerinde genelde haklıdır; adaletsizliğe, kör göze parmaklara, haksızlıklara karşı asla susmamıştır. Tepkisini -zaman zaman aşırıya kaçsa da- mutlaka dile getirmiştir. En büyük problem de burada başlar; kendini asla yeterli ve doğru şekilde ifade edememiştir. Haksızlıklar büyük, sorunlar da derin olunca siz değil öfkeniz dile gelmeye başlar, kaldı ki haksızlıklara karşı öfkelenmeyenin de kalbinden kuşkusuz şüphe etmelidir. Ancak bu öfkeyi ister istemez şahıslara yönelttiğiniz an başka bir boyuta geçiş yapmış olursunuz. Silahsızlığı savunurken bir de bakmışsınız silahın ta kendisi olup çıkıvermişsiniz...

Bu bahsettiğim, aslında basit bir seçimden ibarettir. Ya öfkeyle haklı bir ateş saçıp kuruya yaşı da katarak her şeyi yakıp kavuracaksınız ya da o ateşle demiri döverek ona şekil vereceksiniz… Seçim sizindir.

Gülsin Onay’ın en çok eleştirildiği nokta, işte tam da bu öfkenin merkezinde yatıyor: tepkisizlik… Tepkisini pek yüksek bir hacim ile ortaya koymadığından olsa gerek, kendisi yüzlerce eleştiri okunun hedefi haline gelmiş durumda. Açıkçası bu duruma geniş bir yelpazeden bakmaya gerek yoktur, Gülsin Onay Türkiye Cumhuriyeti devlet sanatçısıdır. Bu bağlamda eleştirilerin doğruluk payı tartışmaya açıktır: bir devlet sanatçısı, sesini belki de en yüksek seviyede duyurması gereken kişidir, sanatıyla halkını temsil eder ve devletine yol gösterir. Yüksek mercilere doğrudan eleştiri ve sağduyu çağrısı yapabilecek yegâne insandır.

Ancak susmak da bir seçimdir, doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır. Yanlış koşullar doğru kararlardan daha baskın hale geldiğinde göstergeler değişmeye başlar: batan geminin duvarlarına çiçek resimleri çizmek veya zamanında çıkarılmamış tek bir tanecik haklı ses yüzünden mutlak bir sessizliğe mahkûm ve belki de razı olmak…

Bunların her biri, durum ne denli çaresiz ve korkunç da olsa, birer seçimdir. Seçimler eleştirilmediği sürece seçim olmaktan çıkar, mutlakıyete dönüşür.

Ancak işin içerisine para ve siyaset girdiği an her şey çirkinleşir.

Eleştiri, kişilerin aldığı maaşları ve siyasi eğilimleri üzerinden yapıldığı an kalite düşer, asıl dikkat çekilmesi gereken noktadan ve doğruluktan sapılır. Kontrolsüz ateşiniz elinizdeyken bir anda haklıyken haksız duruma düşersiniz. Sırf bulunduğunuz mevki itibariyle büyük haksızlıklara ses çıkarıp mücadele etmediğiniz zaman ise yine gerçek ve doğru amacınızdan sapmış olursunuz. Göreviniz yol göstermek iken susarsanız, araç kaza yaptığında çıkan ses sadece çığlıklar olacaktır. Zamansız suskunluk ile köprü olmayı umarken aniden hedef konumuna gelirsiniz.

Gerçek sanatçının tek bir seçimi olmalıdır; aydınlatmak. Halk, sanatçısına kendisini aydınlatması ve bu aydınlığı daha ileri taşıması için harıl harıl yanan bir meşale verir. Sanatçı bu meşaleyi kendi meslektaşına karşı bir silah olarak kullanır ise gerçek ve doğru amacından sapmış olur, emanete suiistimal gerçekleşir. Bir sanatçı olarak amacınız aydınlatmak ve bu kutsal ışığı taşımaktır, etrafı ateşe vermek değildir. Alnında ışığı hissetmek ile kafatasının alevle kavrulması aynı şeyler değildir, gerçek sanatçının bunu ayırt etmesi gerekir. Kaldı ki, gerçek sanatçının, zamanında yakılmayan ateşin ışığının da çabucak söneceğini iyi bilmesi gerekir.

Geminin batmasını, duvarlarına çiçek resimleri çizerek veya ateşle delikleri dağlayarak engelleyemezsiniz. Yapacağınız şey basittir: ele ele verip o delikleri tıkarsınız. Muhtaç olduğunuz kudret, size büyük bir değer yüklemiş olan halkınızın size emanet ettiği meşalede mevcuttur.

Unutmayınız, hor gördüğünüz her bir mum kendi dibini aydınlatsa, karanlıktan eser kalmazdı.

Sağduyulu ve kardeşçe bir hafta dileğiyle…

Muzaffer Musıkioğlu

23 Şubat 2017 Perşembe

Pogorelich'in Yükselişi ve Eleştirmenliğin Düşüşü

Değerli sanatseverler,

Hatırlayacağınız üzere, bu blog üzerinde yayınlamış olduğum ilk eleştiriyi harika bir resitale, İvo Pogorelich’in 27 Şubat 2016 Cumartesi akşamı CSO’da vermiş olduğu konsere ayırmıştım. 2017 yılının bu ilk yazısını da, tekrar Pogorelich gibi değerli ve önemli bir müzisyene ayırabilmek, benim için büyük mutluluk ve çok güzel bir tesadüf…

Diyebilmeyi çok isterdim.

Bu yazıyı, değerli müzisyen Pogorelich’in geçtiğimiz 18 Şubat akşamı Bilkent’te verdiği konsere değil, bu konserle ilgili yazılmış olan bir eleştiriye ayırmaya karar verdim.

Eleştirmenler bilirler; bir eleştiriyi eleştirmek, eğer o eleştiri yüksek seviyeli ise ‘sanat’, düşük seviyeli ise ‘çöpçülük’tür. Beni mazur görünüz, bugün çöpçülük yapmaya mecburum.

Bu blog üzerinde yazmaya başlamadan önce, ülkemizdeki müzik eleştirisinin zayıflığının, kalitesizliğinin ve amatörlükten de uzak bir ucuzluk ile sürdürüldüğünün hepiniz gibi ben de farkındaydım. Mütevazı birikimimi, insanları bu konuda aydınlatmaya çalışarak geliştirmeyi ve bildiklerimi paylaşmayı arzulamıştım. Benim için en önemli şey bilgi paylaşımıydı, müzik hakkında bilmediğim veya yanlış bildiğim onlarca şey varken, bu susuzluğu gidermenin en zarif ve naif yolu müzik yazıları yazmaktı.

Bu amacı gerçekleştirmek, hiç de göründüğü gibi kolay olmadı.

Karşılaştığım büyük bir sorun vardı: yoğun bir bilgi kirliliği, tamamen çıkar ilişkisinin merkezine oturtulmuş bir yaratıcılık - icracılık sistemi ve tamamen bilgisizlikten kaynaklanan fütursuz bir despotluk ile bezenmiş son derece problemli bir ‘camia’…. Rahatsız olduğum yanlışlıkları yazmaya gayret ettim, yapılan hataları söylemeye çabaladım; amatörlük ile profesyonelliğin arasındaki ince çizginin aslında ne denli kalın olduğunu anlatmaya çalıştım, fikirlerimi beyan ettim.

Sonuç mu?

Tehdit edildim; bana “Siz o sefil, aşağılık maskenizin ardından hiç çıkmayın, olur mu?” diyebilecek kadar kendini bilmez, “İsimsiz yazıyorsun, reklam yapamayıp batarsın burada, seni kim ciddiye alır?” diyebilecek kadar sası bir takım palyaço yamakları ile muhatap oldum. “O yazılarını al da … sok” diyenlerden tutun, “Sen de belli ki almışsın birilerinden parayı, kuduz köpek gibi rastgele saldırıyorsun ona buna!” diyenlere kadar geniş bir yelpazeye yayılmış kendini bilmez ‘öfkeli şirinler’ tarafından sevimsiz hakaretlere uğradım. Yaptıkları işleri heyecanla övdüğüm kişilerin yazdıklarımın tek bir kelimesini bile bilinçli olarak anlamamakta ısrarcı olduklarını görüp, söylemediğim ve bahsini bile etmediğim cümlelerle ve sözcüklerle itham edildim, “Bu yaptığınız terbiyesizliktir, ahlaksızlıktır!” veya “Ne diyor bu arkadaş ya? Övüyor mu gömüyor mu anlamadım?!” türevi basit ve gülünç cümleler karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim...

Kısacası, oldukça eğlendiğimi söyleyebilirim.

Çok ilginçtir, bu cümleleri kurmuş olan kişilerin büyük bir kısmını profesyonel müzisyenler oluşturdu; yani orkestra şefleri, koro yöneticileri, müzikologlar, enstrüman sanatçıları ve konservatuvar öğrencileri…  Son derece öfkeli sanat yazarları ve çok sayıda sözde entelektüel müzikseveri de unutmamak gerek.

Güzel geri dönüşler de gelmedi değil; cümlelerimin düşüklüğünü ve hatalı kullanımlarımı sert bir dille eleştirip düzeltmeler öneren, eleştirilerimin kendilerini gerçekten aydınlattığını söyleyen, temiz kalpli ve yürekten eleştiriler sunduğumu ileten güzel insanlarla da karşılaştım. Bu yazılarımı okuyan herkese müteşekkirim.

Sözü fazla uzatmadan asıl meseleye gelmek istiyorum.

Yıllardır yanlış ve eksik bilgileriyle sözde eleştiriler yazan, bu blog için seçmiş olduğum ismin de ilham kaynağı olan çok muhterem Şefik Kahramankaptan beyefendinin, geçtiğimiz 18 Şubat akşamı İvo Pogorelich’in Bilkent senfoni Orkestrası’nın solisti olduğu konser ile ilgili kendi kültür-sanat portalında yazdığı bir eleştiriyi okudum.

O yazı için eleştiri dediğime bakmayın, uygun bir sözcük bulamadım.

Geçtiğimiz yılın Şubat ayında ünlü müzisyen Pogorelich’in Ankara’da vermiş olduğu resitalle ilgili bir yazı yazmıştım. Arzu ederseniz, bu yazıyı bulup okuyabilirsiniz. Ancak size tavsiyem, şimdi yazacaklarımı okumadan önce Kahramankaptan beyefendinin 18 Şubat konseriyle ilgili yazısını okumanız.

“Efsane’nin Yaşadığı ve Yaşattığı Dram…”

Muhterem beyefendi eleştiri konusunda ne kadar başarısız olsa da, sayfasının tıklanma sayısını artıracak olan yolları her zaman çok çok iyi kullanmıştır, bu konuda yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım… Bakalım Pogorelich, o akşam dinleyiciye ne tür bir dram yaşatmış:

  • Büyük bir soliste yakışır şekilde hareket etmeyerek eseri notayla çalmış,
  • Dinleyicinin ısrarlı alkışlarına rağmen bis yapmamış ve başkemancının elini sıkmamış,
  • Dinleyici salona girmeye başladığında onları umursamadan hala salondaymış, üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi orada bir de prova yapıyormuş; bu sırada kafasında bir bere ve belinde bir battaniye varmış,
  • Konçertoyu çok forte icra etmiş, tuşesi çok sertmiş ve konçertoyu ‘paldır küldür’ çalmış.


Buradaki bilgisizliğe diyecek tek kelime bulamıyorum. Solistin konser vereceği piyano ile prova yapmak istemesi, bu provanın saatlerini kendisinin belirlemesi ve provayı ister çıplak ister giyinik yapması, o kişinin doğal ve yasal hakkıdır. Sonradan görmüşlükle değerlendirmeye kalktığınızda böyle gülünç tespitler çıkıyor ortaya.

Ayrıca bir eseri ezberden çalmak, her ne zaman ki büyük bir soliste yakışır bir hareket olarak tanımlandıysa, konser sonrası bis yapmamak da herhalde o zamanlarda saygısızlık çerçevesine girdi… Solist bis yapmayabilir; solistin işi, oraya dinlemek için geldiğiniz eseri size icra edip oradan ayrılmaktır. Bu insanlar müzisyen, bizleri eğlendirmek için kiralanmış birer soytarı değiller! Aksine, bizlere estetik anlamda bir şeyler katabilmek için oradalar! Sanıyorum ki, muhterem beyefendi bu konuda bilhassa hassas bir insan olan Pogorelich’i, kendi alışkanlıkları ile müsemma, bir konserde yerli - yersiz onlarca bis yapan bir takım eğlenceli piyano icracılarıyla karıştırdı sanırım.

Bir başka yazar da piyano sandalyesini hafifçe piyanoya doğru itmesine takılmış…

Ne desek boş.

O hareketin anlamını ben söyleyeyim size; ‘başka bir eser çalmayacağım’ demek istiyor, bunu da son derece mütevazı şekilde yapıyor. Ülkemizin bir takım sözde icracıları, biz zavallı dinleyicileri yıllar boyu müzik yerine şov yaparak tepine tepine tükettikleri için bu hareketler alışkanlık oldu herhalde. Halbuki sahneye çıkıp el işaretleriyle sırıtarak ‘yok, çalmayacağım’ deseydi, bir sahne insanına yakışır şekilde ne kadar da sempatik ve profesyonel gözükecekti değil mi? Gerçek görgüsüzlüğü görgü diye bilmek de bambaşka bir alışkanlıktır. Ne demişler, alışmış kudurmuştan beterdir.

Tüm bunlarla birlikte, Şefik bey neredeyse her yazısında verdiği çok önemli ve nadir bilgileri bu yazısında da sakınmamış okuyucudan; mesela Pogorelich’e sayfa çevirenlerin isimlerini bildirmek gibi… Soliste sayfa çevirenlerin adı eleştiri okumak isteyen insanları ne için ilgilendirsin, açıkçası bilemiyorum. Basit bir örnek vermek gerekirse: bir maç sonrası golü atan oyuncunun adı ile top toplayıcının da adı veriliyor mu?

Veriliyorsa eğer, lütfen beyefendiyi uyarınız; bundan sonra organizatörlüğünü yaptığı konserlerde bir de top toplayıcı bulundursun salonda, ne olur ne olmaz.

Konçerto konusuna değinmiyorum bile. Şu cümleyi tekrar okumanız bile aslında beyefendinin eser ve stil hakkındaki engin ve derin bilgisini gözler önüne sermeye yeterli:

“Schumann’ın özellikle ikinci bölümü romantik duygularla yüklü eseri böyle mi çalınmalıydı?”

Romantik duygulardan kastı ne bilemiyorum; ancak eser ile ilgili ne teknik, ne de müzikal olarak yeterince’nin ‘y’si kadar bilgisi olmadığı aşikâr. Kaldı ki, tanıdığım kadarıyla kendisi Schumann’ı Brahms’tan, Brahms’ı Chopin’den, Skryabin’i Bach’tan başkalarının yardımı olmaksızın ayırt edemiyordu. Beyefendinin bu konuda yeterli bilgisi olsa, büyük ihtimal bir şeyler karalayabilecek şansı olurdu. İcracının yorumunu müzikal olarak eleştirebilirdi; gerekirse besteciyi de eleştiriye dahil eder, estetik bir karşılaştırma yaparak veri elde ederek hepimizi bilgilendirebilirdi.

Heyhat!

O sahnede müzik yapan bir insanın özel hayatıyla ilgili acemi bir paparazzinin bile dile getirmekten imtina edeceği fütursuz tespitlerde bulunmak ne zamandan beri müzik eleştirmenliği oldu?

İşte tam da bu noktadan sonra işler iyice çığırından çıkıyor…

Muhterem beyefendi Pogorelich’i şu noktalar üzerinden eleştirmeye başlıyor:

  • Kendisinden yaşça büyük olan piyano öğretmeni Kezeradze’ye aşık olması,
  • Kezeradze’nin kim bilir hangi dürtülerle çocuğunun babasını boşayıp Pogorelich’le evlenmesi,
  • -Annesi Sırp olmasına rağmen babasının Hırvat kökenini ‘aidiyet’ kabul edip Hırvat vatandaşı oluşu ve bu bağlamda annesine uzak olduğu çıkarımı nihayetinde eşini annesi yerine koyması,
  • Kayıtlarda yaşayan adının arkasına sığınması ve göstermelik toplumsal projelerle adından söz ettirmeye çabalaması,
  • -Tamamıyla ‘teatral’ olduğu izlenimi verilen hüzünlü bir ego…


Bu ikinci kısım baştan aşağı saygısızlıktır.

Biri günümüzün yaşayan en önemli müzisyenlerinden, diğeri ise zamansız vefatıyla büyük üzüntü yaratan çok değerli bir piyanist ve öğretmen olan bu iki insanın özel hayatı, birbirlerini sevmeleri, evlenmeleri ve ilişkileri sadece onları ilgilendirir. Kahramankaptan, haddini fena halde aşmıştır.

Neymiş; Kezeradze kim bilir hangi dürtülerle bu aşka karşılık vermiş ve çocuğunun babasını boşamış…

Kim bilir hangi dürtülerle…

Size ne efendi?

Sizi ne ilgilendirir, okuyucunuzu neden alakadar etsin böyle hassas ve mahrem bir konu?

Ayıptır… Zavallı solisti geçtim, kendi okuyucunuza saygısızlıktır bunları konu etmek... Kalite bu denli düşürülebilir mi? Ülkemizin en büyük toplumsal problemidir bu kafa yapısı: kişinin işi ve ortaya koyduklarıyla değil de özel hayatıyla, kimle aşk yaşadığıyla, hatta dürtüleriyle ilgilenmek… Tek kelimeyle iğrenç ve çağ dışı. Müzik eleştirisinin vurduğu en dip nokta olarak, müzikoloji ve müzik yazarlığı bölümlerinde örnek gösterilmesi gereken bir yazımız da oldu böylece.

Mesleğinde profesyonelliğe ve iyi niyete değer veren bir insanın böyle bir saygısızlık sonrası okuyucularından özür dilemesi gereklidir.

Ancak böyle bir af dileme ile karşılaşacağımızdan şüpheliyim.

Bu hadsizliği ve saygısızlığı yapan kişinin özel bir kuruluşta konser direktörü olarak görev yapması ise apayrı bir ironi.

Aslında tüm bu kalitesizliğin sebebi çok basit ve çok açık değerli okuyucular: bilgisizlik ve kültürsüzlük. Bilgi ve görgü olmayınca başka ne yazacak bu beyefendi? Dürtülerden ve ucuzlaştırılmış aşk hikâyelerinden bahsedecek elbet. Daha da utanç verici olan, belirli bir bilinç ve adap sahibi hiçbir müzisyenimizin bu tür hadsizliklere ve ucuzluklara sesini çıkarmıyor oluşu. Bu sessizliğin sebepleri de aşikâr, ancak bir başka yazının konusu…

En gülünç tespit de yazarımızın şu iddiası: Pogorelich eski kayıtlarının ve güya göstermelik toplumsal projelerin arkasına sığınıyormuş.

Muhterem Şefik beyefendinin göstermelik toplumsal projeler konusunda uzmanlaşmış bir güruhu temsil ettiğini hatırlatırım. Dünya üzerindeki hiçbir müzik eleştirmeninin kendi sitesinde/köşesinde konser direktörlüğünü yaptığı kuruluşun biletlerini “Son bilmemkaç bilet!” türevi ucuz reklamlarla satmaya çalıştığını görmedim. Vefat etmiş değerli bir insanın ardından yazdığı yazının sonuna kitaplarının satıldığı internet dükkanının adresini sıkıştıranı da görmedim. Eleştirisini yapacağı resitale gelip bağıra bağıra “Kaşesi ne kadarmış bunun?” diye etrafa soru sormak ne kadar ayıpsa, sanatı ticarete dökmüş oluşumlarla bu denli içli dışlı olup başkalarını suiistimal ile suçlamak da o denli çirkindir. Konser düzenleyen kuruluşların muhasip üyeleri bile yüksek sesle konuşmazlar bu ‘kaşe’ konusunu.

Nedeni şudur: mesleki etik.

Burada bir parantez açmak gerekiyor: mesleki etik önemlidir. Sanıyorum ki bu beyefendinin konser direktörlüğü görevi yürüttüğü Erimtan Grubu, Ankara’nın köklü sanat çevresine sağlıklı bir katkı yapmayı hayal ediyor ve bunun için çabalıyor. Hayal ediyor diyorum, çünkü ciddi ve sağlıklı bir katkı hedefiniz var ise, birlikte çalıştığınız insanları özenle seçmeniz gerekir. Müziğe ve müzisyene yaklaşımı bu şekilde olan bir kişiye konser direktörlüğü gibi saygın bir görev vereceksiniz, ardından sanat yaşamına katkı sağlamayı misyon edineceksiniz… Geçiniz.

Asıl konumuza dönersek: bilmeyenler ve unutanlar için Pogorelich’in göstermelik olarak ne yaptığını, nelerin arkasına sığındığını da hatırlatayım izninizle: ülkesi iç savaş ile yerle bir olurken; bir takım ‘sözde sanatsal özde ticari’ kuruluşun ardına saklanıp, savaşı da etiket olarak kullanıp kendi reklamını yapmak yerine sahnelere çıkıp konserler vermiş, işlenen savaş suçuna ve katliama dünya kamuoyunun dikkatini çekmiş ve savaş mağdurları için yardım toplanmasını sağlamıştır. Bunu yapmayı o kadar uzun süre sürdürmüştür ki en sonunda ağır bir depresyon geçirmiş ve neredeyse müzik yapamayacak hale gelmiştir. Soracak olursanız eğer, girdiği depresyonun sebebi romantik duygular sonucu gelişen konser yorgunluğu değildi, ülkesinde on binlerin vahşice katledildiği büyük bir iç savaşın çöküntüsüydü. Daha acı olan ise, Pogorelich hiçbir röportajında bu yaptıklarından ve o dönemden uzun uzadıya detaylarıyla bahsetmez, bu trajik etkinliklerini etiket olarak kullanmaya kalkışmaz. Bu yüksek duruşu bizim paparazzi-eleştirmenlerimizin ve genç müzisyenlerimizin anlaması, içerisinde bulundukları ahval ve şerait nedeniyle maalesef imkânsız.

“Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyerek kastettiği de, herhalde şahsının etiketlere ve gösterişe verdiği değer ile ilintili. Bunca eleştiri ahlakına aykırı kalitesiz unsurdan sonra, bari böylesi derin çelişkilere düşülmese…

Ayrıca Pogorelich’in annesine uzak olduğu için değil, o korkunç iç savaşın sebeplerine olan kızgınlığı sebebiyle Hırvat vatandaşlığını seçmiş olması, kendisinin karakteri ile ilgili belki bir fikir verebilir. Bu çabayı yıllar boyu sürdürebilecek denli iyi kalpli bir insanı maalesef kendi ülkesinde bulamayacak bir beyefendinin, kalkıp da bu konuyla ilgili başkalarını ‘etiket’ savı ile itham ediyor olması çok gülünç. Şimdi bir kez daha sorun kendinize sayın Kahramankaptan beyefendi: hüzünlü ego’dan kastınız, savaşın içerisine korkusuzca girip insanlara yardım etme çabasının getirdiği yorgunluk olabilir mi?

Kendileri bunun cevabını yakın tarih ile ilgili basit okumalar yaparak verebilirler. İnsanın, bilhassa bir sanat eleştirmeninin, en başta kendisine saygılı olması gerekir. Kendisine tavsiyemdir.

İşte sevgili sanatseverler, ülkemizdeki müzik eleştirisinin seviyesini açıkça gösteren harika bir yazı var karşımızda…

Solistin yorumuyla ilgili teknik ve müzikal olarak adam akıllı tek bir cümle bile yok. Çünkü bunu yazan beyefendinin ne eserle, ne müzikle ne de sanat ile ilgili tek bir fikri bile bulunmamakta. Zamanında bir orkestranın üyeleriyle girdiği anlamsız ve gereksiz bir tartışma esnasında, orkestra sanatçılarının kendisine “nota bile bilmiyorsun, solfej bile okumamışsın, kalkıp eleştirmenlik yapıyorsun” demesi üzerine çok üzülüp öfkelendiğini hatırlarım. O esnadaki laf anlatma gayreti, gerçekten de takdire şayandı! İyi bir eleştiri için bunlara gerek olmadığını söylemiş, elinden geldiğince bu fikri savunmaya çabalamıştı.

Haklıydı!

Ancak kendisinin eleştirmenlik kariyeri boyunca kaçırdığı öyle bir nokta vardı ki; Nitelikli bir eleştiri için o konuyla ilgili derin bilgi, kültür, görgü ve tüm bunlarla yoğurulmuş üstün bir estetik kaygı gerekir. Salt magazin gazetecisi kimliğiyle büyük müzik eserleri ve bunları icra eden müzisyenler eleştirilmeye kalkışıldığında komik durumlara düşersiniz, sanattaki eleştirel kaliteyi düşürürsünüz, müzik sanatını basit bir tüketim malzemesi haline getirip değersizleştirirsiniz.

En kötüsü de temiz bilgiye ihtiyacı olan müziksever insanları yanlış bilgilendirirsiniz.

Belirtmeden geçemeyeceğim: Bu noktada en acınası durumda olanların bu tür paldır küldür yazıları yazanlar olmadığını unutmamak gerekli. Bu utanç merdiveninin en alt basamağındakiler; bu tür magazin gazetecilerine sırf kendi çıkarları ve reklamları için prim vererek bunları birer müzik otoritesi haline getiren profesyonel müzikçilerdir ne yazık ki. Bu konuyu da başka bir yazıda ele almak, artık elzemdir.

Tüm müzik yazarlarımızın ve eleştirmenlerimizim kendilerini en kısa sürede toparlamalarını ve bu güzel sanatın icracılarına ve sanatseverlere saygı göstermelerini, naçizane salık veririm.

Bir başka yazıda görüşünceye dek esen kalınız…


Muzaffer Musikioğlu

11 Aralık 2016 Pazar

İlhan Baran'ın Ardından...


Değerli sanatseverler,

Yaşam dediğimiz varoluş, kuvvetli bir akıntıdan ibaret. Ölüm de bu akıntının önemli bir parçası, sonsuz döngünün belki de en mühim zincir halkası.

Bunu her insan kabullenemez.

Kabullenebilmesi için, evrende tek bir koşul vardır: ardında bir şeyler bırakabilmek. Bu bir evlat, belki bir öğrenci olabilir; bir sanat eseri, bir fikir, belki de gülünç bir hatıra ya da ufacık buruk bir yazı…

Kabullenebilenler, her zaman farklı olmuşlardır.

İlhan Baran da farklı bir insandı. Onu tanıyan insanların gözündeki en belirgin özelliği belki de marjinal karakteri ve saplantılarıydı. Anlaması ve anlaşması zor bir kişilikti ancak yeterince paylaşımcı olursanız ve yoğun bir öğrenme açlığı gösterirseniz, tüm bildiklerini sizi adeta derin sularda boğarcasına aktarmayı en büyük zevki haline getirmişti.

Gittikçe güçten düştüğü şu son yaşlarında bile hayata bizler gibi anti-depresanlar ve tansiyon ilaçları ile değil, en büyük zevki aldığı şeyi yaparak tutundu: paylaşmak.

Onun için her daim kişiler değil fikirler önemliydi; lâkin fikirlerin yaşamasına, akıp yolunu bularak canlanmasına mani olan kişiler de en az o fikirler kadar önemli -ve rahatsız edici- hale geliyordu zihninde. Fikirler kadar tavır ve adap da önemliydi; bir insanın kültürünü sergileyen en önemli göstergenin ne bilgisinin ne de yeteneğinin, sadece ve sadece tüm birikimini yoğurup sunduğu davranışları olduğunu bilecek kadar aydınlatmıştı kendini. Bu yüzden sinirliydi, bu yüzden tek bir düşünceye, bir söze, hatta bir el hareketine bile uzun süre saplanıp kalabiliyordu. Saf yeteneğin ve gerçek geri kafalılığın ne olduğunu bilen, şu hayatta en çok karşılaştığı sahte kaliteyle ve gerçek kalitesizlikle mağrurca başa çıkabilen, birbirinin içerisine geçmiş saf iyiliği ve ham kötülüğü doğru yorumlayabilen bir insandı. Bu onu karamsarlığa, güvensizliğe, yalnızlığa itmiş olsa bile; o, eğilip bükülmeden, çıkarlar uğruna renkten renge girmeden, en önemlisi de öğrencilerine hiçbir konuda asla yalan söylemeden dimdik durmasını bildi. Genç yaşında tecrübe etmiş olduğu Avrupa kültürü ve külliyatına olan belki de aşırı hayranlığı, şu hayattaki tek naif zayıflığı, tek tatlı zaafıydı. Bu masum zaafı da bazı meslektaşları gibi insanları aşağılama ve ayrıştırma aracına dönüştürmek yerine, verdiği eğitimin içerisine umutla ve ideallerle yedirerek kuvvetle akan bir bilgi ve kültür nehrine çevirdi.

Bunca otun bilinçli bir şekilde çürütüldüğü bu sonsuz bataklıkta böylesine dik durmak ona ne kazandırdı? Hayatı boyunca burnunda çürümüş ot kokusuyla yaşamak zorunda mıydı?

Değildi, kendini sonsuz şekilde taltif ettirecek bir ortamı kolaylıkla yaratabilirdi; kendi fikirlerini dayattığı insanları birer nefer edasıyla kullanarak kutuplar yaratabilir ve hatta başkalarını ötekileştirerek kendini kuvvetli bir otorite olarak öne çıkarabilirdi. Bunu, ateşli ve etkileyici kişiliği ile çok kolay bir şekilde yapabilirdi.

O, ne akranlarının, ne meslektaşlarının, ne de öğrencilerinin asla ve asla yapamayacağı şeyi yaptı; kendini dürüstçe ifade etmeyi seçti. Ama bu ifadeyi onlarca müzik yazarak değil, insan eğiterek gerçekleştirdi. Ona göre bir trio’yu kötü yorumlayarak rezil edebilirdiniz ancak aydınlanmış bir zihni 'tek bir çalışta' karartamazdınız.

Bunu bildiği için her daim dürüst oldu. Dostlarının, ölümünden sonra ne hikmetse eskiye nazaran pek bahsetmemeye özen gösterdiği o sınırsız huysuzluğu, yalnızlığı, naif öfkesi ve ciddi saplantıları, onların gülümseyerek umdukları gibi sanat değil, insan kaynaklıydı. Deliliği, sonradan oturtulmuş bir ego boşluğu değil, haklılıktan ötürü gelen zorunlu bir tepkiydi.

Ve İlhan Bey bu gülümsemeler karşısında delirmemek için dik durmayı -yani onlara göre deliliği- seçti, başka hiçbir çaresi kalmamıştı.

Konservatuvarlarımızı bir düşünün, müzik eğitim kurumlarımızı, fakültelerimizi, enstitülerimizi… Öğrencilerine müziği sevdirmeyi başarabilen böylesi dürüst bir eğitimciliği tam anlamıyla kimler gerçekleştirebildi bugüne dek? Onur ödüllü büyük bestecilerimiz mi? Madalyalı anıtsal/yarı-tanrı piyanistlerimiz mi yoksa? Peki ya devlet solisti üstün nitelikli kemancılarımız, şu beynelmilel arenada arz-ı endam eden yetenekli şeflerimiz? Ya şaşaalı müzik dergilerimiz/yayınlarımız, fırfırlı müzik yazarlarımız, şık giyimli ve renkli fularlı eleştirmenlerimiz?

Kuşkusuz bazıları öğrenci yetiştirmişler, birçok yetenekli müzikçinin iyi niyetle ellerinden tutmuşlar, insanları iyi kötü bilgilendirip onlara bir şekilde mutlaka yardımcı olmuşlardır. ‘Doğru’yu günde iki defa gösterebilmek için ‘bozuk’ olmak gerekmez.

Ama ellerinden geleni ‘gerçekten’ yaptıklarını, dürüstçe söyleyebilir misiniz?  

Kanımca hayır.

Hangi öğretmeniniz size sırf düşünmeyi öğretmek için, sizle kuantum fiziği hakkında hiçbir bilginiz olmamasına rağmen sırf ufkunuzu genişletmek için saatlerce tartıştı? Bugüne dek çalıştığınız hangi eğitimci, ateşli bir polemiğin ardından sizden yeni bir şey öğrendiği için mutlu olup size teşekkür etti? Hangi öğretmeniniz, size neden müzik yaptığınızı, sadece sizin düşünme yetinizi kullanarak doğrudan açıklamaya çalıştı? Eğitimci olsun olmasın, bugüne değin hangi müzikçimiz insanlarımızın aydınlanması için sessiz sedasız bu kadar çırpındı, emek verdi?

Ve kaç müzisyen büyüğünüz veya dostunuz, size gerçekten, tüm kalbiyle ‘iyi’ davrandı?

İşte bu yargıya varmanın tek yolu, dürüst olmaktır.

Bugün yaptığı müziğin bir sanat ve bir bilim olduğunun az olsa da farkında olan, en azından yaptığı işin değerini, derinliğini ve gücünü iyi kötü fark edebilen insanların çoğu, İlhan Baran’ın ellerine bir şekilde ‘dokunmuş’ kişilerdir. Eski zamanlardan beri, tek bir dersi bile, eğer algılarınız yeterince açıksa, havada süzülen fikir kabarcıklarını duyabilmeniz için yeterliydi. Fikirlerin bazen serbestçe bazen de zorla uçuşmasını sağlaması, onu hem çok sevilen hem de antipatik ön yargılar ile yaklaşılan bir figür haline getirdi.

“İlhan bey bu ülkeye fazladır…” derlerdi hep. Doğru değil.

Genel yüzeysel kanının aksine, tam da bu ülkenin ihtiyacı olan insandı o; tüm kusurları ve üstün taraflarıyla aydınlanmıştı, entelektüeldi, besteciydi, beyefendiydi ve eğitimciydi. Fazla geldiği nokta ülkesi değil, onu bu denli yalnızlığa ve küskünlüğe iten şu aziz müzik camiasıydı.

Öğrencilerinin bundan sonra yapmaları gereken şey, samimiyetsiz bir sahiplenme kampanyasına girişerek hocalarının eserlerini sahte bir sebat ile çalma yarışına girmek değildir. Zamanında ‘gönül ile’ yapmadıklarını şimdi ‘göstermelik’ yapmaya çabalayarak bir nevi kefaret ödemeye çalışmak hiç değildir. Tek yapmaları gereken, hocalarından öğrendikleri kültürü ve gerçek sebatı kendi öğrencilerine, kendi ailelerine, müzik yaptıkları dinleyicilerine, kendi toplumlarına ve en önemlisi kendi yaşamlarına aşılamaktır. Onu yâd ederken basit ticari emeller uğruna kendi reklamını yapmamak, miras bıraktığı tavrı açık yüreklilik ve temiz bir kalp ile sunmaktır.

Yani dürüst olmak ve sırf dürüst kalabilmek için dik durmaktır.

Ve İlhan hocalarını; sevimli karakteri, sonsuz hayal gücü ile bezenmiş derin mizah duygusu ve en önemlisi beyefendiliği ve iyi kalpliliğiyle hatırlamaları ve anlatmalarıdır.

Ruhun şad olsun…